Psikolojik danışmanlık randevusu almak için iletişime geçiniz.

Yakınlığın Korkusu

Gerçek Temasa Neden Direniriz?

Birine yakın olmak, çoğu zaman yalnızca fiziksel mesafeyi kapatmak değildir.
Yakınlık; duygusal olarak açılmayı, görülmeyi, duyulmayı ve belki de en çok, savunmasız kalmayı içerir. İşte bu nedenle, bağ kurma arzusu ne kadar derinse; bazen ondan kaçış da o kadar güçlü olabilir.

Birçok insan “yakınlaşmak istiyorum” derken, aslında içten içe bu yakınlığın yaratacağı sarsıntıdan korkar. Çünkü gerçek bir temas, yalnızca sıcaklık değil; aynı zamanda geçmişin, bastırılmış duyguların ve gizli kalan yaraların da açığa çıkma ihtimalini barındırır.
Bu yüzden yakınlık, arzunun olduğu kadar kaygının da merkezindedir.

Psikodinamik açıdan bakıldığında, yakınlık korkusu çoğunlukla erken bağlanma deneyimlerinden izler taşır.
Bebeklikte ve çocuklukta bakım veren figürle kurulan ilişkinin niteliği, zihnimizde “bağ kurmak güvenli midir?” sorusuna bir cevap oluşturur. Eğer bu ilişkide süreklilik, tutarlılık ya da duygusal aynalanma eksikse, kişi ilerleyen yaşamında da yakın ilişkilere karşı tetikte olur.
Yakınlık, bilinçli düzeyde istenen bir şey olsa da; bilinçdışı düzeyde “yeniden incinme” ihtimalini taşıdığı için rahatsızlık yaratır.

Bu rahatsızlık kendini çok farklı biçimlerde gösterebilir. Kimi zaman kişi ilişkide yoğun bir ilgi duyar, sonra sebepsiz bir mesafeyle geri çekilir. Kimi zaman bağlandığı kişiyi gereğinden fazla idealleştirip sonra küçük bir hayal kırıklığında yok sayar.
Bazen de gerçekten yakınlaşabilecek bir ilişki ihtimali doğduğunda, görünürde “mantıklı” sebeplerle bu ilişkiden uzaklaşır: “Zamanı değil”, “Uyumlu değiliz”, “Çok yoğun hissediyorum.”
Oysa derinlerde, yoğun hissetmek zaten korkunun başladığı yerdir.

Yakınlık, yalnızca bir başka insanı içeri almak değil; aynı zamanda kendi içimizde sakladığımız yanlarla yüzleşmektir.
Çünkü gerçekten biriyle temas ettiğimizde, kontrol edemediğimiz duygular açığa çıkabilir: Özlem, kırgınlık, öfke, korku, bağımlılık ihtiyacı…
Ve belki de en çok da sevgi.
Sevgi, psikodinamik bakışta yalnızca olumlu bir duygu değil; kişiyi çıplak, açık ve korunmasız kılan bir deneyimdir. Bu yüzden bazen sevgiyi hissetmek bile tehdit edici hale gelir.

Bu tehditkârlık, kişiliğin yapısına göre farklı savunmalarla karşılanır.
Bazı insanlar duygularını entelektüelleştirerek mesafe koyar. Bazıları alaycılık ya da küçümsemeyle teması bozar. Bazılarıysa sürekli meşguliyet yaratarak yakınlığı geciktirir.
Tüm bu davranışlar, bilinçdışı bir amacı gerçekleştirir: Gerçek bir temastan korunmak.

Yakınlık korkusu, bağ kurma arzusunun zıttı değildir. Aslında bu ikisi çoğu zaman aynı anda var olur. Kişi sevilmek ister ama sevilirse bağımlı kalmaktan korkar. Anlaşılmak ister ama anlaşıldığında kendi gerçekliğini yitirir gibi hisseder.
Çünkü bağ kurmak, aynı zamanda kimliğin sınırlarının esnemesi anlamına gelir.

Bu yüzden bazen en çok ihtiyaç duyulan şey, aynı zamanda en çok korkulan şey haline gelir.
Ve bu çelişki, kişinin ilişkisel yaşamında sürekli bir gerilim yaratır.

Ancak bu farkındalıkla birlikte, kişi kendi iç dünyasında neyi korumaya çalıştığını görebilir.
Belki sevgisizliğe alışmış bir yanını, belki bağımsızlık üzerinden kurduğu kırılgan kimliğini, belki de bir daha yaşamak istemediği o eski hayal kırıklığını…
Yakınlıktan kaçınan kişi, çoğu zaman kendi içindeki incinmiş parçaları korumaya çalışıyordur.

Gerçek temas, karşıdakine uzanmak değil; önce kendi içimizde neyle karşılaşacağımızı bilmeyi gerektirir.Ve bazen, en derin bağ ancak bu iç temasa cesaretle yaklaşabildiğimizde mümkün olur.