Psikolojik danışmanlık randevusu almak için iletişime geçiniz.

Terk Edilme Korkusu

İlişkilerde Bağlanmak ve Kapanmak Arasında Sıkışmak

Bazı ilişkiler başlamadan biter. Bazıları yarı yolda donar. Kimilerindeyse, fiziksel yakınlık vardır ama duygusal temas bir türlü kurulamaz. Bu örüntülerin altında çoğu zaman tek bir duygu saklıdır: terk edilme korkusu.
Bu korku, yalnız kalma arzusuzluğundan ibaret değildir. Çok daha derin, çok daha erken bir deneyimin izlerini taşır. Ve bireyin ilişkilerde ne kadar yakın durabildiğini ya da ne kadar hızla uzaklaştığını belirler.

Terk edilme korkusu, yalnızca birinin gitmesine duyulan kaygı değildir. Aslında o, bağlanmayla birlikte tetiklenen bir korkudur. Çünkü biriyle gerçekten bağ kurmak, benliğimizin savunmasız yerlerinin açığa çıkması anlamına gelir. Ve eğer geçmişte bu yerler görmezden gelindiyse, incindiyse ya da ihmal edildiyse; yeniden birine yaklaşmak, o eski acının geri döneceğine dair yoğun bir endişeyi de beraberinde getirir.

Psikodinamik bakış, bireyin bugünkü ilişkisel tutumlarını, erken dönem bağlanma deneyimleriyle birlikte okur. Özellikle annelik işlevinin yeterince süreklilik göstermediği, duyguların yansıtılmadığı ya da kaygının düzenlenmediği ilişkilerde çocuk, bağlanmanın aynı zamanda kırılganlık anlamına geldiğini öğrenir. Sevgiyle birlikte acının, yakınlıkla birlikte kaybın geldiği bir iç dünya oluşur. Bu iç dünya yetişkinlikte de benzer biçimde işler.

Kimi zaman bu korku, ilişki içinde yoğun bir yapışma davranışıyla dışavurulur. Partnerin duygusal yokluğu, basit bir gecikme ya da sessizlik bile bireyde derin bir terk edilme hissini tetikleyebilir. Kişi bir yandan sevilmek ister, diğer yandansa sevilmeye değer olmadığını düşündüğü bir bilinçdışı zeminle boğuşur.
Bazı durumlarda ise tam tersi olur: Birey yakınlığı çok erken bir noktada tehlike olarak algılar ve kendini duygusal olarak kapatır. Mesafe koyar, kaçınır, bağ kurduğu anda içten içe huzursuz hisseder. Çünkü bağ, kaybı çağırır; sevgi, eksikliği görünür kılar.

Her iki uçta da ortak olan şey, ilişkilerin geçmişle birlikte yürütülmesidir. Kişi yalnızca karşısındakiyle değil; kendi içindeki çocukla, kendi hayal kırıklıklarıyla ve görülmemiş ihtiyaçlarıyla da ilişki halindedir. Bu nedenle bazı ilişkilerde karşı tarafın davranışından çok, onun bizde tetiklediği duygular belirleyici olur. Terk edilme korkusuyla yaşayan biri için “ilgisiz” bir partner değil, onun ilgisizliği karşısında hissedilen değersizlik asıl acıtır.

Bu korkunun içinde sıkışan biri, kendini sürekli şu ikilemin içinde bulabilir:
Yaklaşırsam kaybederim, uzaklaşırsam yalnız kalırım.
İlişki bir tür tahammül testine dönüşür. Ya birinin sevgisini sürekli kanıtlamaya çalışmak ya da sevgiyi baştan reddedip güvenli bir mesafe kurmak tercih edilir. Oysa her iki strateji de, içsel olarak hâlâ çocuk olan bir yanı koruma çabasıdır.

Psikodinamik süreçte amaç, terk edilme korkusunu “yenmek” değil; onun neyi korumaya çalıştığını anlamaktır. Çünkü her korku, bilinçdışı bir sadakati işaret eder. Belki görülmemiş bir çocuğun yalnızlığına, belki hep tetikte olmuş bir sinir sisteminin alışkanlıklarına, belki de sevgiyi hep dikenli yerlerden geçmiş biri olmanın mirasına. Bu anlamda terk edilme korkusu, bir zayıflık değil; bir geçmişin izidir. Ve ancak bu iz okunabildiğinde, o korku anlamını kaybetmeye başlar.

Yakınlık, ancak acıdan korunmaya değil; anlamaya odaklanan bir iç yolculukla mümkün hale gelir.
Bazen en gerçek bağ, kendi içimizde kurabildiklerimizle başlar.